8 Nisan 2013 Pazartesi


Old City, Old City! Söyle bana, var mı senden daha eskisi?

Şansıma hava hafta sonu süperdi. O müze senin bu park benim gez gez perişan oldum. Bu kez Amerika tarihinin başladığı noktada konuşlandım. Bağımsızlığa dair ne varsa Old City’de gerçekleşmiş. Önce “Independence Hall”, ardından ünlü “Liberty Bell” karşıladı beni.

Bu tarihi parkın en önemli yapısı 1753 yılında bitirilen, yalın, kırmızı tuğlalardan yapılmış saat kulesi. Önemi Amerika anayasası ve bağımsızlık bildirgesinin burada imzalanmış olmasından geliyor. “Liberty Bell” ise daha ilk çalındığında çatlayan ve dünyanın en büyük bağımsızlık sembollerinden birisi olarak bilinen devasa boyutlardaki bir çan ki, kendisini görebilmek için upuzuuun bir sıranın bitmesini beklemem gerekti. Amerika’nın ilk iki başkanı olan Washington ve Adams’ın ikamet ettiği eve ait kalıntılar da bu alanda sergilenmekte idi. “Franklin Post Office”, “City Tavern”, Congress Hall”, “Independence Archeology Laboratory” diye devam eden, Amerika’nın ilk bankasından tutun da Benjamin Franklin’in mezarına, itfaiye müzesinden başkanların gittiği baptist kilisesine kadar adını saymakla bitiremeyeceğim kadar fazla sayıda tarihi yapının arasında dolaştım durdum. Hepsinin içini gezmeye bile vaktim kalmadı, çoktan akşam olmuş müzeler kilitlenmişti.

Amerika’da anlayamadığım bir şey var: İnsanların mesai kavramı yok, sabah erken ya da geç saatte sokaklarda kimsecikler yok, telaş yok, işe yetişmeye çalışan yok. Öğle yemeği saatinde kafeler, restoranlar dolu ama belli bir saatte kimse işi bırakıp yemeğe gitmiyor; ne zaman iş bitiyor, o zaman öğle yemeği yiyorlar. Akşamları ise resmi yerler 16.30, özel iş yerleri ise 18.00 civarında binaları kilitliyorlar. Ve bu saatlerden sonra sokaklar boşalıyor, herkes bir anda ortadan kayboluyor. Sokaklar boş, kafeler boş, kulüpler boş, evler boş! Herkes nereye gidiyor? Yaşama saatlerini henüz çözemedim.

Neredeyse bütün sokakları yürüyerek keşfetmenin acısını çeken ayaklarım bir günlük moladan sonra bugün beni “Independence Seaport Museum”a götürdü. William Penn’in 1682’de ilk ayak bastığı yer olan bölge “Penn’s Landing” olarak anılıyor ve “Delaware River” nehrinin tam kıyısı. Burada bulunan müzede bağımsızlık mücadelesi bu kez de marin temalı olarak işlenmiş. Birçok gemi, tanker modeli, maketleri, tablolar, korsan sandıkları, porselenler, bilgisayar oyunları ve daha neler neler var :) Müzenin zemini, nehir ve çevresini içeren bir Philadelphia haritası şeklinde dizayn edilmiş halıflekslerle kaplanmış. Nehrin hangi koluna doğru yürürseniz, o bölgede yaşanmış olan deniz savaşı ve olayda bahsi geçen gemiye ait bilgi, görüntü, kalıntı veya maket sergilendiğini görüyorsunuz. İnteraktif tarzda planlanmış daha birçok detayı olan müzenin tarzına gerçekten bayıldım, görmelisiniz.

Ve tabiii yorgunluktan da bayıldım. Fotoğraflara bakmadan geçmeyin!  



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.