28 Nisan 2013 Pazar

"PIFA Street Fair": Evlere şenlik! 

Geçen haftayı muhteşem bir konserle kapattım. Philadelphia International Festival of the Arts (PIFA) kapsamında gerçekleştirilen "Prima! Rufus! Judy!", Rufus Wainwright'ın "Prima Donna" operasıyla başladı. Daha sonra Rufus, Judy Garland'ın anısına 1961 yılında sahnelere geri dönüş yaptığı programın yeni düzenlemesini yorumladı. Opera, soul, funk, swing, hepsi vardı. O ne muazzam ses, o ne müthiş sahne performansı, o ne sempatiklik, o ne yakışıklılık! Her duyuya hitap edecek birşey bulmak mümkündü ;) Orkestra şefini de şereflendirmeden geçemeyeceğim: "Stephen Oremus! Sana da bayıldım" Çok başarılı bir çalışmaydı. (Her ikisinin de erkek arkadaşlarıyla evli olmasının şokunu hala yaşıyorum tabi!)

Muhteşem Rufus!                                           Muhteşem Orkestra - The Chamber Orchestra of Philadelphia

Konserin üzerimdeki etkisi henüz geçmemişti ki bu cumartesi süper bir sokak şenliği düzenleneceğini öğrendim. PIFA'nın finali olarak sunulan, 31 günlük sanatsal etkinliğin kapanış eğlencesi birçok konser, gösteri, tanıtım ve satış standı içeren bir zaman yolculuğu sanki! Zaten bu yılın teması: "Eğer bir zaman makineniz olsaydı ..." 

Bu neşeli gün için Broad street neredeyse tamamen trafiğe kapatılmış, rengarenk çadır ve insan kalabalığı ortalığı kaplamıştı. Dönme dolap ve gondolda çığlık atanlar, şövalyelerin atlarını sevmeye uğraşanlar, bandonun ritmine ayaklarını yere vurarak eşlik edenler, dinozor maketleriyle fotoğraf çektirirken onlardan daha korkunç pozlar verenler, İspanyol gemiciler, Fransız kaynakçılar, jonglörler, trapezciler, "Funnel cake"çiler, "Cheesesteak"çiler, "Gyro"cular, vs.. vs... Hepsi çok sevimliydi. 

Başından beri bu organizasyonu yürüten "Kimmel Center Production"a teşekkürler. Ne zamandır böyle neşeli vakit geçirmemiştim :)

Zaman Makinesi
Zaman Yolculuğu
Zamanda Yaşananlar

19 Nisan 2013 Cuma

Forrest yoga ve bendeniz cennet kuşu!

Bu hafta yorgunluğun daha da bir üst seviyesine çıkarak "nirvana"ya ulaştım diyemeyeceğim, ulaşabildiğim tek nokta yatağımın tepesi oldu :) Hafta başında, kliniğin sakinliğini fırsat bilerek yüzme ve yoga egzersizlerine başlamaya karar verdim. 

Şu pahalı Amerika'da günler süren ucuz etkinlik arayışımdan sonuç alamamışken, bir yoga stüdyosunun yeni başlayanlar için hem indirimli, hem de limitsiz katılımlı kampanyasına rastladım. Benim amacım, zaten başlamış olduğum Vinyasa yoga'ya devam etmek ve yeterince güç kazanınca bir üst seviyede eğitimime devam ederek ilerlemek idi. Ayrıca kendime yeni insanlarla tanışmak için yeni bir ortam sağlamalıydım. Ancak buradaki yoga stüdyolarında aynı tür yoga dersine düzenli olarak veya sık aralıklarla girebilmeniz mümkün değil; ya saatler ya da gün dağılımı uygunsuz. 

Bu durumda, kendi başına buyruk halde her gün yoga yapan bir deli birey olan ben, limitsiz katılım şansını bulmuş olmanın verdiği uyanıklığı da yanıma alarak stüdyoya kaydımı yaptırdım. Matımı kaptığım gibi, bir gün Vinyasa bir gün Forrest yoga olmak üzere (bu sınıfların her biri de farklı düzeyde katılımcılar için!) çılgınca güçlenmeye başladım. Ve haliyle, her gece yatağın yolunu zor bulur hale geldim. Hatta her gece ölüp, her sabah tekrar dirilen bendeniz "cennet kuşu" değil, bizzat "zümrüt-ü anka"nın ta kendisiyim ;)

Efendim, Ana T. Forrest adında bir Amerikalı yogini hatun tarafından geliştirilen bu sevgili Forrest yoga, Hatha yoga tabanlı modern bir yoga stiliymiş. Pozlarda uzun duruş ve abdominal merkezin çalıştırılmasına önem vermek esasmış. Uygulamanın yapıldığı odanın ısısı 85ᵒF, önce nefes egzersizleri, ardından oturarak uygulanan pozlar, takibinde güneşi selamlama serileri, dönüş, köprü ve diğer uç asanalar, dalgın duruşlu pozlar, derin nefes egzersizleri.. falan..filan... ama akış yok.

Dersler sırasında nasıl zorlandığımı anlatamam, ama bittiğinde verdiği his: Muhteşem! Nasıl geçtiğini anlayamadığım 90 dakikalık bir meydan okuma! 

Birazdan "hand-stand" belki biraz da "head-stand" çalışmalıyım. Ve belki de, her gün her gün, bu "deli makbule" enerjisini kendimde bulmamalıyım. Ne dersiniz? 



       

14 Nisan 2013 Pazar

"Sakura Sunday" Ne romantik bir pazar günü?

İşte görülmeye değer bir festival daha! 

Philadelphia'da 1998 yılından beri düzenlenmekte olan "Subaru Cherry Blossom Festival" daha çok şu güzel çiçekleriyle ünlü kiraz ağaçlarına odaklanmış bir festival. Fairmont Park'ta bulunan yaklaşık 1000 kiraz ağacının altında gerçekleştirilen bu etkinlik 4 hafta boyunca devam etmekte ve kapsamında 50'den fazla aktivite bulundurmakta. 

Festival alanında kiraz ağaçlarının dışında karate ve aikido gösterileri, ikebana ve origami workshopları, ünlü japon ses sanatçıları ve gruplarının konserleri, moda şovları, yemek ve çay seremonileri, anime karakterlerinin standları, koto konserleri ve Japon kültürüne ait daha pek çok aktivite ile karşılaşabilirsiniz. 

Benim gibi hepsine aynı anda katılmaya çalışırsanız da hiçbirinden bişii anlamayabilirsiniz. Ama kesinlikle söyleyebilirim ki sevgilinizin elinden tutmak istiyorsunuz; manzara muhteşem (her ne kadar ağaç sayısı bana daha az gibi gelse de), bulabildiğim en ekonomik hatıra olan "Red Dragon"um daha da muhteşem ;)) 

"Sakura" temalı gökyüzü ve kalabalığın ötesi
Diana ile birlikte, festival çerçevesinde!


      
Kiraz ağaçlarının altında keyif

10 Nisan 2013 Çarşamba


Yangını varr, yangını varr… ben yanıyorrum!

Son iki gündür bastıran sıcaklar Philly’de yaşamı alt üst etti. Zaten millet ne giyeceğini bilemiyordu; şimdi iyice zıvanadan çıktılar, neredeyse bikiniyle dolaşıyorlar dışarda. Herkesin ağzında aynı replik: “What happened to spring? This is summer!”

Daha iki gün önce soğuktan donuyorduk, ne oldu? Hava ısısı bir anda -ama gerçekten bir anda- 1ᵒC’den 28ᵒC’ye yükseldi ve yanıyoruuuuuuuuuuuz!! İtfaiye araçları bile daha sık geçmeye başladı. Daha önce böyle bir şey görmedim. Bir gün içinde bütün ağaçlar çiçeklendi, toprak yemyeşil oldu, bahçeler rengârenk açtı. Kelebekler hatta eşek arıları bile piyasa yapıyorlar şu an. Sokaklar o kadar güzel kokuyor ki anlatamam. Zaten şu Victorian ve Georgian stil mimari beni benden almış durumda, bir de üstüne çiçek böcek eklenince puzzle tamamlandı ;) Gerçekte miyim, rüyada mıyım yoksa..yoksa.. Hansel ve Gretel masalında mıyım? Her yer pasta ev, her yer kırıntıları yiyen cıvıl cıvıl kuş kaynıyor.

Ve söylemeliyim ki; bu sıcakta bile insanlar mis gibi kokuyor. Birçok yazlık tatil beldesini bilirsiniz. Yanınızdan biri geçtiğinde nefesinizi tutarsınız, kokmayan neredeyse yoktur. Burada ise yanımdan geçip de ter, sigara, kir, vb. herhangi bir kötü koku bırakana henüz rastlamadım. Çok şükür! Herkesin sabun veya yeni yıkanmış çamaşır kokusuna sahip olması hem güzel, hem de bir o kadar enteresan. 

Ama Philadelphia halkına tebriklerimi sunmama engel değil: “Bravo!”



8 Nisan 2013 Pazartesi


Old City, Old City! Söyle bana, var mı senden daha eskisi?

Şansıma hava hafta sonu süperdi. O müze senin bu park benim gez gez perişan oldum. Bu kez Amerika tarihinin başladığı noktada konuşlandım. Bağımsızlığa dair ne varsa Old City’de gerçekleşmiş. Önce “Independence Hall”, ardından ünlü “Liberty Bell” karşıladı beni.

Bu tarihi parkın en önemli yapısı 1753 yılında bitirilen, yalın, kırmızı tuğlalardan yapılmış saat kulesi. Önemi Amerika anayasası ve bağımsızlık bildirgesinin burada imzalanmış olmasından geliyor. “Liberty Bell” ise daha ilk çalındığında çatlayan ve dünyanın en büyük bağımsızlık sembollerinden birisi olarak bilinen devasa boyutlardaki bir çan ki, kendisini görebilmek için upuzuuun bir sıranın bitmesini beklemem gerekti. Amerika’nın ilk iki başkanı olan Washington ve Adams’ın ikamet ettiği eve ait kalıntılar da bu alanda sergilenmekte idi. “Franklin Post Office”, “City Tavern”, Congress Hall”, “Independence Archeology Laboratory” diye devam eden, Amerika’nın ilk bankasından tutun da Benjamin Franklin’in mezarına, itfaiye müzesinden başkanların gittiği baptist kilisesine kadar adını saymakla bitiremeyeceğim kadar fazla sayıda tarihi yapının arasında dolaştım durdum. Hepsinin içini gezmeye bile vaktim kalmadı, çoktan akşam olmuş müzeler kilitlenmişti.

Amerika’da anlayamadığım bir şey var: İnsanların mesai kavramı yok, sabah erken ya da geç saatte sokaklarda kimsecikler yok, telaş yok, işe yetişmeye çalışan yok. Öğle yemeği saatinde kafeler, restoranlar dolu ama belli bir saatte kimse işi bırakıp yemeğe gitmiyor; ne zaman iş bitiyor, o zaman öğle yemeği yiyorlar. Akşamları ise resmi yerler 16.30, özel iş yerleri ise 18.00 civarında binaları kilitliyorlar. Ve bu saatlerden sonra sokaklar boşalıyor, herkes bir anda ortadan kayboluyor. Sokaklar boş, kafeler boş, kulüpler boş, evler boş! Herkes nereye gidiyor? Yaşama saatlerini henüz çözemedim.

Neredeyse bütün sokakları yürüyerek keşfetmenin acısını çeken ayaklarım bir günlük moladan sonra bugün beni “Independence Seaport Museum”a götürdü. William Penn’in 1682’de ilk ayak bastığı yer olan bölge “Penn’s Landing” olarak anılıyor ve “Delaware River” nehrinin tam kıyısı. Burada bulunan müzede bağımsızlık mücadelesi bu kez de marin temalı olarak işlenmiş. Birçok gemi, tanker modeli, maketleri, tablolar, korsan sandıkları, porselenler, bilgisayar oyunları ve daha neler neler var :) Müzenin zemini, nehir ve çevresini içeren bir Philadelphia haritası şeklinde dizayn edilmiş halıflekslerle kaplanmış. Nehrin hangi koluna doğru yürürseniz, o bölgede yaşanmış olan deniz savaşı ve olayda bahsi geçen gemiye ait bilgi, görüntü, kalıntı veya maket sergilendiğini görüyorsunuz. İnteraktif tarzda planlanmış daha birçok detayı olan müzenin tarzına gerçekten bayıldım, görmelisiniz.

Ve tabiii yorgunluktan da bayıldım. Fotoğraflara bakmadan geçmeyin!  



5 Nisan 2013 Cuma


Rittenhouse Square Park ve City Hall

Artık günleri numaralandırmanın bir anlamı kalmadı. Sanki zaman su gibi akıp geçiyor ve benim daha Philadelphia’da görmediğim çok şey var.

İşte bir öğlen vakti: güneş pırıl pırıl parlıyor, serçeler en tatlı sesleriyle şarkılar söylüyor ve ben Rittenhouse Square Park’tayım. Bugün güneşin tadını çıkaran o kadar çok insan var ki! Köpeklerini gezdirenler, sevgililerini gezdirenler, çocuklarını gezdirenler ve yalnızlıklarını gezdirenler.

Sanıyorum insanların öğle yemeklerini yanlarında getirmesinden mütevellit parkta ağır bir koku hakim; salata..değil… çin yemeği..değil… bira..değil… gübre..değil… bu ne kokusu kuzum böyle? “Now is the time” yazıyor tam karşımdaki binada. Ne için acaba? Burada güneşlenmek.. birşeyler öğrenmek.. yoksa yeni bir başlangıç yapmak için mi? En iyisi, mesaj kaygısı olan işaretlere takılmamak.

Bu şehirde yaşayanlarda mevsimine göre giyinme ve moda anlayışı hiç gelişmemiş gördüğüm kadarıyla. Nasıl oluyor da aynı mevsimde birisi kaşe palto giyerken bir diğeri penye şort giyebiliyor? Aynı anda 80’ler ve 60’lar, sahil kasabası ve dağ evi konsepti yan yana boy gösteriyor. Ütü icat edilmemiş ama saç maşası son derece revaçta. Hepsinde ortak olanlar: güneş gözlüğü, elde bardak ve iphone. Ayrıca neredeyse herkesin ama herkesin en az bir tane köpeği var; en yaygın sosyal faaliyet “köpeği gezdirmek”! Ben de bir köpek alayım da alemlere akayım artık diyorum ;)

Parkta yeterince malzeme topladığımı düşünerek şehrin henüz görmediğim -umuyorum önümüzdeki hafta katılacağım PIFA’da http://pifa.org/ daha detaylı olarak göreceğim- sanatsal alanlarına doğru aktım. 

Kimmel Centre, Merriam Theatre, Wilma Theatre gibi çeşitli sanatsal performanslara ev sahipliği yapan birçok nokta keşfettim. Oradan, şu an için eyaletin en yüksek on altıncı, 1901-1908 yılları arasında ise dünyanın en yüksek binası olarak bilinen City Hall’e (Philadelphia Belediye Sarayı) ulaştım ve tepesinde duran William’a el salladım. City Hall bir anlamda şehrin kalbi; Broad Street, Market Street ve Center Square’e geçiş yapabileceğiniz bir kavşak. Hemen karşısında Büyük Pennsylvania Locası’nın merkezi olan ve 1873 yılında inşa edilen görkemli Masonic Temple bulunuyor. Her biri farklı temada dekore edilmiş yapısal süslemeleriyle ünlü yedi odası olan loca Amerika’nın ulusal tarihi abideler listesinde yer alacak kadar iddialı bir mimariye sahip.

Bugünlük bu kadar; evimden yaklaşık 40 sokak ötedeyim. Yine çoook, çok yürüdüğüm bir gün oldu.

Hafta sonu daha çok gezmek umuduyla :)  


Schuylkill Avenue'dan Center City'e bakış
Rittenhouse Square Park'ta "Yalnız"lar
İstikamet City Hall
Masonic Temple

3 Nisan 2013 Çarşamba


6. GÜN

Buzzz gibi bir Philly gününden merhabalar. Dün yaşadığım yorgunluktan sonra profesörümün sözünü dinlemeye karar verdim: “You have no responsibilities.” Doğru ya! Ben neden bütün operasyonları izleyeceğim diye kendimi “back pain”lere maruz bırakıyorum. “Wu..wuuuuuuuuuuuuuu!!” dedim bugün ve ilgimi çeken operasyonlara katıldıktan sonra -humerus’ta bilateral Salter Harris kırığı, koksofemoral luksasyon, katarakt- pılımı pırtımı, spor yeleğimi, kapişonlumu, montumu -daha da giyecek bişii bulamadım- giyinip kendimi sokaklara attım.

Yürüdüm.. yürüdüüm.. yürüdüüüm. Diyebilirim ki Philadelphia’da kaybolmak çok zor. Benim gibi yön çipi olmayan bir kişi bile ;P ilk geldiği günden beri adaptasyonda hiç sıkıntı çekmedi; görüyorsunuz. William Penn’e şükürler olsun ki şehir planını "grid" sistemde tasarlamış. Birbirini kesen düzenli aralıklı caddelerle kent o kadar net bir şekilde bölünmüş ki nerede olduğunuzu anlamanız hiç zor değil. Zaten yürüyerek her yere gitmenizin mümkün olduğunu savunan yeni dünya yerlilerinin sloganı “Walk! Philadelphia.”

Tabanlarım sızlayana kadar yürümüşüm; belki bir, belki iki saat sonra fark ettim. Kendime bir iyilik yapıp hem içecek takviyesi, hem manzara seyri, hem de bugünkü klinik çalışmalarına ait notlarımın kaydı için bir Starbucks keşfettim ve etrafımdaki kalabalığın anlaşılmaz gürültüsünün tadını çıkarttım.

Doğrusunu söylemek gerekirse, sanıldığının aksine burada pek fazla obez insan yok. Zaten Amerika’da değilim, sanki Eskişehir’deyim. Her yerde öğrenci var. Ve belki çoğu yabancı olduğundan, belki de öğrenciliğin vermiş olduğu açlıktan herkes gayet fit görünüyor. Yanınızdan geçen her beş kişiden biri dondurucu soğukta şortunu çekmiş, koşuyor. Tek fit olan ben değilim yani, yazık :)

Irk dağılımını da değerlendirip makalemi hemen burada bağlıyorum ;) Amerikalı beyaz ve siyahların yanı sıra, dünya genelinde olduğu gibi Uzak Doğulular ve Hintliler şehir nüfusunun önemli bir kısmını oluşturuyor. Tahmin edeceğiniz üzere çoğu hizmet sektöründe çalışıyor. Ve bana, yani Türklere en fazla ilgi gösterenler de Japonlar! 

2 Nisan 2013 Salı


5. GÜN

Bir köpekte gluteal bölgede lipom, bir köpekte bilateral entropion, bir kedide karaciğer biyopsisi, bir köpekte mandibula’da blastom, vs.. vs…

Bugün yalnızca var ben çalışmak… çalışmak… çalışmak… 

1 Nisan 2013 Pazartesi


4. GÜN

İşe başladığım bugün Amerika’da “April Folk’s day” tatiliymiş ya! Aşk olsun kimse bana söylemedi!! Sabah sabah o kadar yol yürüdüm, sonra “home to back”…

1 Nisaaaaaaaaaan!!  

Yok.. yok! Bal gibi de iş vardı. Ben gittiğimde klinik kaynıyordu diyebilirim. Matthew J. Ryan Veterinary Hospital yılda 31 000 hasta tedavi eden bir pet klinikmiş. Tahmin edeceğiniz üzere herşey tertemiz ve düzenli. “Hasta Kayıt” bankosu ayrı, “Danışma” bankosu ayrı. Danışmada bulunan güvenlik görevlisine kimliğinizi ve kiminle görüşmek istediğinizi bildirip imza attıktan sonra sizi bekletiyorlar, ilgili kişiyi telsizle danışmaya çağırıyorlar. Bizim kliniklerdeki gibi, amca buzağısını alıp öğretim üyesinin odasına dalamıyor yani :)

Sayabildiğim kadarıyla giriş katta 4 muayene odası ve 1 laboratuvar, ikinci katta öğretim üyesi odaları ve üçüncü katta 2 ortopedi, 1 endoskopi, 2 yumuşak doku olmak üzere toplam 5 operasyon salonu var. Operasyon salonlarına geçmeden önce hastane acil servislerine benzeyen, birçok muayene masası ve teçhizat içeren büyük bir salonda hastaların preoperatif hazırlığı yapılıyor. Hasta salona alındıktan sonra pek tabii olarak anestezi ekibi tarafından inhalasyon anestezisi yapılırken operatörler, salon dışında hazırlanıyorlar.

Operasyon salonları son teknolojiyle donatılmış; 2 dev ekran bilgisayardan kayıt ve kamera sistemleri idare ediliyor, salonun çeşitli yerlerine konumlandırılmış diğer mobil flat ekranlardan ise hastanın radyografisi ve operasyon esnasında alınan tepe kamera görüntüleri yayınlanıyor. Yine bir başka ekranda endoskopi sırasında alınan görüntüler izleniyor. Anestezi cihazı, dikiş gereçleri ve sarf malzemeyi içeren dolaplar, operasyon masa ve sehpaları, operasyon lambaları, operatör tabureleri kullanılarak da salonun dekorasyonu tamamlanmış. Ortopedi setleri müthiş zaten!

Daha ilk günümde şansıma bir kedide böbrek transplantasyonu ve bir köpekte angular ekstremite deformitesi düzeltme operasyonu denk geldi. O teknolojiye rağmen biraz yavaşlar ama; gördüğüm kadarıyla bir günde, bir ekip, bir ameliyat tamamladı.

Eee, haliyle 5 saat süren bir ortopedi operasyonunun ardından beni bile salonda unutarak arkalarına bakmadan kaçtılar. Ben de o karışık kliniği biraz tanımak amacıyla dolaşırken üstümü değiştirdiğim odayı buldum, burayı bulmuşken giyineyim de kaybolursam yeşillerle sokaklara düşmeyeyim dedim. Giyindikten sonra biraz da şuralara bakayım derken, çıkış kapısını buldum, e burayı bulmuşken çıkayım da kaybolursam pasaportum üstümde nasıl olsa dedim. Ve bu iş gününü böylece sonlandırdım.

Bugünün en ilgi çekici kısmı sanki oranın yerlisiymişim gibi sürekli bana adres sormaları değil, -o dündü- “zenci paratoneri günüm” olmasıydı. Nerede bir zenci arkıdaşııııııım ortaya çıksa ya nara atarak üstüme geldi, ya “hey girrl, heee girrrrl” diye bağırdı, ya da direkt olarak yanıma gelip “merhaba, 8x4’mü” diye sordu ;) İlginç, değil mi?
İşte! İşe giden en güzel yol!