30 Haziran 2013 Pazar

İstanbul'dan Ankara'ya...

Amerika'da kalan zamanım hızlıca tükenmeye devam ettiğinden bir süredir deliler gibi koşturuyorum. O eyalete de gitmeliyim, şu pastadan da yemeliyim, bu müzeyi de gezmeliyim derken şifayı kaptım sonunda. Bu aralar hava çok sıcak ve nemli; dışarısı gölgede 34C iken binaların klimaları neden -10C'de çalışır, hiç anlamam zaten. Haliyle, vücudum dumura uğramış vaziyette idi ve bu hafta yazacak gücü kendimde bulamamıştım. Ama şimdi, yine yeni hoş anılarla sahalara dönüş yapıyorum veee sizlere görülmeye değer bir diğer Philly komşusu şehir olan Washington DC' den söz etmek istiyorum.

Bildiğiniz üzere Washington DC, Amerika Birleşik Devletleri'nin başkenti. Hiçbir eyaletin sınırları içerisinde yer almaması onu özgün bir başkent haline getiriyor. Daha çok diplomatik öneme sahip olması nedeniyle de geziniz sırasında karşılaşacağınız birçok turistik mekan aslında resmi binalardan oluşuyor. Görmeye değer diğer kısmı ise "Smithsonian Institute"un müzeleri oluşturuyor. Hem de birçok yerin aksine Washington DC'de tüm müzeler ücretsiz! Tabi bunu duyan Başak yerinde durur mu? Umm.. pek sanmıyorum; o sıcakta yalnızca kendimi değil, benimle birlikte gezmeye gelen sevgili Kolombiya'lı arkadaşımı da bahsettiğim şu müze potasında erittim resmen :)

Tüm turistler için merkezi nokta olarak kabul edilen "National Mall" ile başladık turumuza. Bu alan birçok park, anıt, resmi ve tarihi yapı, havuz ve müzeleri içerisinde barındıran çok geniş bir bölge. Ama neyse ki her şey birbirinin peşi sıra yerleşmiş ve yürüme mesafesinde -yalnız, bir mesafe hesaplaması yapmadan önce benim sürekli yürüyen ve yürümeyi çok seven biri olduğumu aklınızdan çıkarmayın lütfen-. 

Yolumuza ilk çıkan, Senato ve Temsilciler meclisinin 200 yılı aşkın süredir toplantılarını yaptıkları ve heybetli kubbesiyle göz dolduran "Capitol" binası oldu. Görkemi ve renginin beyaz oluşu nedeniyle çoğu zaman "Beyaz Saray" ile karıştırılan bu yapı Amerika'nın en ünlü sembollerinden biridir. Ardından Amerika'nın en eski botanik bahçesi olma ünvanına sahip, her bölümü ayrı bir iklime ait orman ve bahçeden oluşan "United States Botanic Garden" da gözlerimizi yeşilin binbir tonu ve akciğerlerimizi taze hava ile doldurduktan sonra, jet müze turumuza doğru uzandık. 

Sırasıyla "National Museum of the American Indian"(1), "National Air and Space Museum"(2), "National Museum of African Art"(3), "National Museum of Natural History"(4) ve "National Gallery of Art"ı (5) ancak çok hızlı bir şekilde gezebildik. Ama söz konusu olan sanatsa size gördüklerimi sayfalarca anlatabilirim... özetlesem daha iyi olacak galiba :) Her müzeden ayrı bir tat aldım; 1: Hediyelik eşya dükkanından aldığım otantik kızılderili rüya yastığı, 2: Tüm uzay araçları ve demonstrasyonlar, 3: Girişindeki muhteşem peyzajlı bahçe, 4: Dünyadaki bütün sahiplerine uğursuzluk getirmesiyle ünlü Umut Elması, 5: Birçok meşhur ressam ve heykeltraşa ait eserlerden oluşan zengin sanat koleksiyonu. Müzelerin bulunduğu bölgeyi bitirince anıtlara yöneldik.

Washington DC'de görmeniz gereken en ünlü anıt "Washington Monument". Amerika tarihinin en başarılı başkanı için ülkenin en yüksek anıtı inşa ettirilmiştir ve yüksekliği 169 metredir. Asansörle bu  anıtın en tepesine çıkıp tüm şehri izlemek mümkün. Ancak, ne büyük şanssızlıktır ki bu sefer anıtta bir tadilat vardı ve ziyaretçi kabul edilmiyordu. Aynı doğrultuda devam ettiğinizde karşınıza yemyeşil ağaçların arasına konuşlandırılmış çok uzun bir havuz çıkar ki bu havuz, bir taraftan bakıldığında "Washington Monument"i, diğer taraftan bakıldığında yolun sonunda bulunan ve Abraham Lincoln anısına yaptırılmış olan "Lincoln Memorial"i yansıtması nedeniyle ilgi odağı haline gelmiştir. Ve  bu diyarlarda "Reflecting Pool" olarak bilinmektedir. Ayrıca fazlasıyla kirli görünmektedir :) Etrafınızda koşturan sincaplar, havuzda yüzen ördekler ve serçelerin cıvıltıları arasında bu yeşil alanda oturup dinlenmek, gerçekten ayrı bir keyif.

Tabi ki görülecek çok fazla sayıda turistik alan var, ancak bir günde hepsini bitirmek olanaksız. Birçok anıta, parka hiç uğrayamadık bile. Ama buraya kadar gelip de en önemlisini görmeden geri dönmek olmazdı. Biz de final durağı olarak "White House"u (Beyaz Saray) seçtik. George Washington tarafından yaptırılmaya başlanan ve kendisi dışında Amerika'nın tüm başkanlarına konut olarak hizmet veren bina şehrin en eski yapılarından biridir. Başkan ve ailesinin ikamet ettiği bölüm ile ofisler birbirinden ayrı tutulmuştur. Bunların dışında Beyaz Saray, yüzme havuzundan tenis kortuna, beyzbol sahasından sinema salonuna birçok farklı aktiviteyi yapmaya olanak sağlayan bir spor ve eğlence kompleksidir adeta ;) Binanın içine girebilmek için aylar önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Güvenlik önlemleri nedeniyle her bölüme girmenize de izin verilmiyor. Ama önünde fotoğraf çektirmek serbest. Hatta biz oradayken kapının önünde bir protesto gösterisi bile vardı ama hiç kimse müdahalede bulunmadı. 

Washington DC, özellikle filmlerde izlediğiniz, Amerika'nın ülke yönetimine verdiği önemi hissettirmesi açısından görülmesi gereken bir yer. Şehrin teması: Ciddiyet. Eğer New York İstanbul ise, Washington DC de Ankara diyebilirim :) Artık gerisini siz hayal edin! 

Capitol
United States Botanic Garden
"Uzayaa gidiyoooruz..hey!" -National Air and Space Museum-
Modern sanatta boyutlararası geçiş!
Enid A. Haupt Garden -National Museum of African Art-
Washington Monument ve Reflecting Pool
Lincoln Memorial
White House (Beyaz Saray)

23 Haziran 2013 Pazar

Kötü bir alışkanlık: KUMAR!

Bu hafta için seçtiğim gezi durağı Atlantic City idi. Sahilseverler tarafından "Sahillerin Kraliçesi" olarak adlandırılan bu sayfiye şehri uzun beyaz kumsalı ve kumarhaneleriyle bölgede nam salmış. İnce, beyaz kum benim de her daim favorim olmuştur. Ama bence, okyanusun en azından bu kısmı, kesinlikle benim güzel ülkemin cam kadar berrak, gökyüzü gibi mavi denizleriyle yarışamaz. Hava durumu da aynı şekilde; dün Atlantic City'de felaket yakıcı bir güneş ve bunun yanında felaket dondurucu bir rüzgar vardı. Tüm o şaşkın insan yığını bir yandan okyanus suyuna batıp çıkarken bir yandan da hırkaları ile sarınıp sarmalanıyorlardı. Gerçekten çok tuhaf bir manzaraydı :)

Sahil boyunca göz alabildiğince devam eden ahşap bir rıhtım yolu inşa edilmiş ki; bunun adı "Boardwalk" ve bizim yazlık tatil beldelerimizdeki "Kordon Boyu" ile benzer konsepte sahip. Boardwalk üzerinde çok sayıda hediyelik eşya dükkanı, dondurmacı, kafe, restoran, falcı ve olmazsa olmazlar yani kumarhaneler konuşlandırılmış. Dilerseniz yürüyerek, dilerseniz insanlar tarafından itilerek ilerletilen tekerlekli gezi araçları (Rolling Chairs) ile bu yol boyunca gezmeniz mümkün. 

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, durgun ekonomiyi canlandırmak için kumarın yasallaştırılması ile Amerika'nın Nevada'dan sonra ilk yasal kumarhanesi bu şehirde açılmış. Ve şimdi, Atlantic City'nin okyanus kıyısında olması nedeniyle Las Vegas'tan daha şanslı bir kumarhane dünyası olduğu düşünülüyor.  

Ayrıca, Amerika'nın ilk güzellik yarışması burada düzenlenmiş ve ilk renkli posta kartları burada basılmış.

Bir diğer ilginç Atlantic City gizemi de "Salt Water Taffy" şekerlemeleri. İlk duyduğunuz anda, içindekiler listesinde deniz suyu bulunduğunu düşünmenize neden olan bu isim, aslında bölgede yaşanan bir doğal felaketin ardından yapılan küçük espiri sayesinde günümüze kadar gelmiş. Hikaye şöyle: Bir gün Atlantic City'de fırtına çıkar ve sahildeki şekerleme dükkanı sel baskınına uğrar. Bütün şekerlemeler okyanus suyu ile sırılsıklam olur. Ve nedendir bilinmez; o felaket zamanı bir kız dükkana gelip şekerleme satın almak ister. Satıcı tüm şekerlemelerin ıslandığını anlatmak için onların artık "Salt Water Taffy" olduğunu söyler. Kız ısrarcıdır, yine de tadına bakmak ister. Şekerlemeleri lezzetli bulur ve bunu herkese anlatır. Sonunda, dükkan sahibi de insanları etkileyen bu ismi markalaştırır. Vee.. bildiğiniz üzere gökten üç elma düşer ;) 

Kumarhanelere gelirsek; Bally's, Caesars, The Claridge, The Trump Plaza, Taj Mahal, Tropicana, Showboat ve daha birçok ünlü zincirin halkalarına Atlantic City'de rastlayabilirsiniz. Daha çok Blackjack ve Rulet ağırlıklı bir "enayisoyar" sisteme sahipler. Ulaşımı sağlayan otobüs firmaları size 20$'lık bir bonus kupon hediye ediyorlar. Bu sayede, eğer kendinize hakim olursanız hiç para harcamadan da kumar oynamanın nasıl bir duygu olduğunu tecrübe edebilirsiniz. Ama bu kuponla masa oyunları oynamanıza izin vermiyorlar. Yalnızca "Slot" makinelerini kullanabiliyorsunuz.

Merak ettiğinizin ne olduğunu biliyorum; sesinizi duyar gibiyim. Pek tabii ki günün sonunda, benim aşkta kazanacağım kesinleşmiş oldu ;)

Son bir not: Hayatımda gördüğüm belki de en eksantrik yer olan Rainforest Cafe'ye herkesin gitmesini öneriyorum. Sanırım İstanbul İstinye Park'ta bir örneği açılmış. Nasıl anlatabilirim bilmiyorum; sanki ormanın ortasında çiçek, böcük, tüm vahşi doğayla birlikte yaşıyormuşsunuz ama aynı zamanda birileri sizin için muhteşem öğünler hazırlayıp ikram ediyormuş gibi... Ama tam olarak değil. Görmeniz lazım!    

Atlantic City Kumsalı
Boardwalk
"Rolling Chairs" ile romantizmin doruklarında!
"Salt Water Taffy" şekerlemeleri
İşte "Casino": Kumar oynamak! Ama oyunun içinde kaybolmamak ;)
Rainforest Cafe'den bir detay: Orman temalı tavan dekoru

16 Haziran 2013 Pazar

New York, New Yoooooooooork!!


Başından beri, buralara kadar gelmişken çevredeki güzel şehirleri de görmeden dönmeye niyetim yoktu. Veee en meşhuruyla çok hoş bir başlangıç yaptım: New York! Zamanım ve param artık suyunu çekmeye başladığından maalesef kısa bir gezi planlamak zorunda kaldım. Haliyle, günlük bir gezi ile böyle büyük bir şehirde yeterince yeri görmem mümkün değildi. Üstüne üslük, benim gibi her yere yürüyerek gitmeye çalışan bir deli gezginseniz New York'ta aynı gün sadece Central Park'ı bile bitiremezsiniz. Ben de düşünüp taşınıp, sonunda tüm Manhattan'ı 8 saatte gezdirme garantisi veren bir tur firmasıyla anlaştım. Böylece Uptown'dan Downtown'a, New York'ta gidilmesi önerilen çoğu bölgeyi kapsayan hızlı ama etkili bir tur yaptım.

Sabah'ın 08.00'inde, mini bir Starbucks kahvaltısından sonra otobüsümüze bindik ve açılışı "Times Square" ile yaptık. Zaten tur otobüslerinin çoğu buradan kalkıyor. Bu meydan "Empire State Building", "Rockefeller Center", "Central Park" ve "Broadway" tiyatroları tarafından çevrelenmiş, tüm Hollywood yıldızlarının favorisi olan en ünlü markaların devasa mağazalarının bulunduğu, bizim "Times Meydanı" olarak bildiğimiz yer -hani şu Amerikan filmlerinde ışıltılı dev ekranlarda durmaksızın reklamların aktığı-. "Times Square"den çıktıktan sonra, şehrin kargaşasından kaçmak isteyen New Yorklular'ın favori yeşil alanı olan "Central Park"ın duvarlarını izleyerek "Colombus Avenue" dan "Madison Avenue" ya uzanan bir "U" çizdik. Yanlış anlaşılmasın; 'park' adı verilmiş ama "Central Park" park olmaktan çok öte, şehrin ortasında yer alan bir orman (belki fotoğraflarımdan bir fikir edinebilirsiniz ;)) olduğunu söyleyebilirim. 

Sırasıyla "Theater District", "Hell's Kitchen Park", "Lincoln Square", "American Museum of Natural History", "Cathedral of Saint John the Divine", "Columbia University", "Harlem", "Frick Collection", "Guggenheim Museum", "Grand Central Terminal", "Madison Square Park", "Cooper Union Library" ve "Chinatown"ı gördükten sonra "Little Italy"de otantik bir öğle yemeği molası verdik. Grotta Azzurra Ristorante'de "Penne pomodoro" adı ile onurlandırılmış, reyhan yapraklarıyla süslü domates soslu makarna ile göbeklerimizi şişirip turumuza "City Hall" ve "Wall Street" ile devam ettik.  

Bu hızlandırılmış gezinin bir diğer ayağı ise tekne turuydu. Dere tepe büyükçe bir arpa boyu :) yol gittikten sonra "Seaport"a ulaştık. Meşhur "Brooklyn Bridge" manzaralı limandan bindiğimiz yat görünümlü ekspres gezi teknesi bize, bir ada olan Manhattan'ı su üzerinden görme olanağı sağladı. "Manhattan Bridge", New York'un simgesi olan "Statue of Liberty" (Özgürlük Anıtı), "Battery Park", bölgeye yeni gelen göçmenlerin simgesi olan "Ellis Island", "Brooklyn" ve şehrin tüm gökdelenleri karşıdan size bakarken dalga sesleri eşliğinde yüzünüzü okşayan meltem, yolculuğu daha da keyifli kılan detaylardı (bir de yanından geçtiğimiz yapıların tarihini çığlık çığlığa anlatırken kendini gece turu rehberi, dj, aynı zamanda da şov sunucusu zanneden tekne spikerimiz olmasaydı).

Anyway! Alicia Keys'in "New York" parçası eşliğinde limana geri döndüğümüzde, otobüsümüz gerçek bir final için bizi bekliyordu. Karadan ve denizden görmeye doyamadığımız New York'u şimdi bir de havadan görecektik. "Empire State Building" ile aynı şehir manzarasına sahip, ama daha az sıra bekleyeceğiniz bir diğer nokta olan "Top of the Rock" sanki tam da bunun için inşa edilmişti. Anlatmama imkan yok, bütün şehir orada; gözünüzün alamayacağı kadar büyük, ulaşamayacağınız kadar aşağıda! 

Tur burada sona eriyor ama benim Philly'e dönmeden önce birkaç saatim daha vardı ve henüz o ışıklı meydanın çılgınlıklarına bulaşamamıştım. Koşarak hemen "Times Square"e gittim. Bir Broadway şovu izlemek için saat henüz erkendi. Zaten biletler çok pahalıydı ve inanılmaz yorulmuştum. Ben de hediyelik eşya dükkanlarını gezdim, parlak tabelalarla fotoğraf çektirdim, sokak sanatçılarının şovlarını izledim, Disney karakterleri ve kostümlü veya kostümsüz ;) birkaç çılgınla kameralara gülümsedim. Ama bu kadar gezip, bir müzenin içine girmeden Başak'ın içi asla rahat etmez! Bu durumda final atışım için şanslı gişe "Madame Tussauds"unki oldu. Tina Turner, Michael Jackson, Julia Roberts, Beatles, Andy Warhol, Woody Allen, Leonardo DiCaprio, Johnny Depp, Lenny Kravitz, Frida, Brad Pitt, Angelina Jolie, Whitney Houston, daha kimler kimler! Muazzam işçilik gerektiren balmumu heykeller tam benim zevkime göreydi. Ancak vakit daralıyordu, dolayısıyla birkaç arkadaşa bakıp çıkmak zorunda kaldım müzeden.  

Gerçekliğine inanmadığım, insanı bilinçsizce içine çektiğini söyledikleri, o parlak dünyayı gördüm, bohem yaşamlardan kesitler gördüm, bir odanın bir gecelik fiyatının 20.000$ olabildiğini gördüm ve artık böyle bir hayatın sadece filmlerde var olmadığına, kurbanlarını istediği zaman müthiş bir cazibeyle etkisi altına alma gücünü bünyesinde barındırdığına, inanıyorum. New York gerçekten güzel bir şehir, bütün büyük şehirler gibi; mükemmel değil, çok düzenli veya temiz değil ama kesinlikle çok eğlenceli! Ayrıca şu ızgara sistem şehir planına sahip olanlardan ve bir yabancı için aranan yeri bulmak çok kolay.   

Bir günde bile yazacak o kadar çok şey biriktirdim ki, New York'un hakkını vermek için orada yaşasanız bile yetmez sanırım. İnanın görüp de yazamadığım daha birçok yer, birçok şey var; kolej ve üniversiteler, kütüphaneler, katedral ve kiliseler, parklar, kafeler, iş merkezleri, istasyonlar, kiralık bisikletler, kaykaycı çocuklar... bir de kaplumbağasına tasma takıp gezdiren adam var mesela. 'Arkası Yarın' yapmak daha uygun olabilirdi ama şimdilik bu kadar. 

Darısı henüz keşfedemediğim şehirlerin başına!


Top of The Rock I
Top of The Rock II
Times Square
Madame Tussauds
Disney dünyası işte!


9 Haziran 2013 Pazar

Rittenhouse Square'de "Çamaşır İpi" Şov ;)

Sanatın hemen hemen her dalına aşık olan bendeniz, bu konuya ilişkin bir duyum alır almaz ışık hızıyla oraya damlıyorum. Özellikle de görsel sanatlara bayılıyorum. Ancak bu sefer ışınlandığım etkinlik sadece göze değil, tüm duyulara birden hitap ediyordu; çünkü bu bir açık hava etkinliğiydi. 

Philly'de en sevdiğim park olan Rittenhouse Square Park'ın duvarlarını çevreleyen hat boyunca, geleneksel olarak Haziran ayının ilk Cuma gününden Pazar gününe kadar, bölgedeki resim-heykel sanatçıları ve sanat okulu öğrencileri eserlerini halk için sergiliyorlar ki bunu duyunca "Sanat, halk içindir" diye düşünebilirsiniz. Veee isterseniz beğendiğiniz eseri satın alabiliyorsunuz ki bunun anlamı "Sanat, sanat içindir" -Ben hep bunu savunurum-.

Bu etkinlik ilk olarak 1932 yılında bir kısım sanat öğrencisinin, aynı parkta ağaçlar arasına bir çamaşır ipi gerip eserlerini bu ipe asarak sergilemesi ile başlamış ve 81 yıldır değişik isimlerle yapılmaya devam edilmiş, Amerika'nın en uzun soluklu "outdoor" sanat etkinliği olarak ünlenmiştir. 

"Rittenhouse Square Fine Arts Show", "Philadelphia Museum of Art"tan sonra sanatsal anlamda beni en çok etkileyen ikinci yer oldu. (Biliyorum; henüz sanat müzesi hakkında yazamadım, ama umarım fırsat bulabilirim. Çünkü kendisi, dünyanın birçok yerinden nefis eserleri barındıran bir müze.) Yağlıboya, karakalem, sulu ve pastel boya tablolar, grafik tasarımlar, klasik ve modern heykel çalışmalarına ait birçok ilginç eser barındıran açık hava sanat sergisini görmeye gelenlerin yüzlerindeki o kocaman huzurlu gülümsemeyi görseydiniz, benim gözlerimin bugün bile neden hala güldüğünü anlardınız. Ve o koku; parktaki adını bilemediğim çiçekli ağaçlardan gelen o hoş koku. Ve o ses; parkın ortasında oturmuş bir sanatçının icra ettiği, etraftaki mutlu insanların gülüşmeleri arasından bir esintiyle birlikte kulaklarıma çalınan o çello sesi. Ve o tat; karşı kaldırımdaki seyyar sandviç kamyonetinden aldığım "Gyro"nun damağımda bıraktığı döner tadı ;). Ve o dokunuş; birbirinden güzel eserleri görmeye çalışırken çarpışan değil, hafifçe birbirine dokunup sonra büyük bir felakete neden olmuşçasına özür dileyen sanatseverlerin dokunuşu...

İşte açık hava etkinliklerini bu yüzden çok seviyorum. Birçok duyuyu harekete geçiriyor ve sonuç itibariyle sizi mutlu ediyor. Bir de sanatın "S"sini içeriyorsa, benden mutlusu yok :)

Tanya Tyree
Benjamin Frey
Leslie Peebles
Kimmy Cantrell
James Lacasse
Paul Fletcher

5 Haziran 2013 Çarşamba

Reading Terminal Market

Philly günlerini bir Philadelphia vatandaşı gibi geçirme çabalarım, beni haftalardır kafamın içinde dolaşan "Gurme turu için nereden başlamalıyım?" sorusunun cevabına götürdü: "Reading Terminal Market". Doğru yaa!! Herkes oraya gidiyooor! 

Şehrin farklı noktalarında, farklı şekillerde buraya ait olduğunu söyledikleri tatları denedim. Ama tahmin edersiniz; en iyisini, daha doğrusu en geleneksel olanını nerede bulacağınızı her zaman bilemezsiniz. İşte bu market -bu anlamda- benim için en ideal olandı. 

Hayal edebileceğiniz kadar büyük, kapalı bir alan düşünün; o kadar büyük ki, her köşe başında cadde isimleri ve sokak numaraları  ve içerisinde her milletin ünlü tatlarını barındıran mutfaklar ile bunların satış reyonları bulunuyor. İstediğiniz ürünü, sebze veya meyveyi çiğ olarak satın alıp, evde kendiniz pişirebilirsiniz. İlginizi çeken meşhur bir yemekse; nasıl yapıldığını açık mutfaklarda izleyebilirsiniz ya da pişmiş ve servise hazır olanı hemen oracıkta mideye indirebilirsiniz :) Hemen hemen her mutfağın önüne bir mini bar konuşlandırılmış. Siparişinizi verdikten sonra oturup çevrenizdeki alışveriş çılgınlığını izleyebilir, ustanın geleneksel stilini çözmeye çalışabilir, bundan sonra hangi tezgahın başında yiyeceğinizi planlayabilir veya sadece karnınızı doyurabilirsiniz. Ve o kadar kalabalık bir alan ki, yürüyecek ve oturacak yer bulmak neredeyse imkansız!

Amerikan fast-food ve kızartmaları ile Newyork çizkeklerinden Pekin ördeğine, İtalyan makarna ve zeytinyağlarından körili Hint pilavına, Arap falafel ve baklavalarından Amiş turta ve keklerine, Fransız peynirlerinden Alman pretzellerine, Meksika takolarından İrlanda kahvesine kadar dünya mutfağından birçok meşhur örnek gördüm. Ancak Türk mutfağına dair tek bir ürün, tek bir ibare yoktu. 

Philadelphia'nın ünlü tatları ise "Cheesesteaks" ve "Hoagies" adı verilen bir çeşit eritme peynirli ve kırmızı etli sandviçler. Malzemeleri size özel seçebilirsiniz; sığır, kuzu veya domuz, hatta bazı yerlerde tavuk eti, farklı peynirler, soğan veya yeşillik gibi. Ayrıca Pennsylvania'nın "Dutch Country" olarak adlandırılan bölgesinde bolca yapıldığı için yine Philly'de yemeye doyamayacağınız yumuşak pretzeller ve sert çikolatalı pretzeller, elmalı pasta ve turtalar gerçekten müthiş lezzetli!


31 Mayıs 2013 Cuma

My English Class

Geri dönüş vakti yaklaştıkça görmek istediğim yerleri, yemek istediğim yiyecekleri veya yapmak istediğim ne varsa hepsini hızlandırılmış programıma ekliyorum. Doğal olarak bugünlerde çok eğleniyorum ve olmadık "o anlar"la karşılaşıyorum. 

 "Speaking" üzerine yoğunlaşan bir İngilizce kurs arayışımı ana karaya ayak bastığım andan beri hiç bırakmadım ve geç kalmış olmakla birlikte, sonunda bir tane buldum. Aradığınız şey ne olursa olsun yeterince ararsanız bulmanız mümkün ;) İyi ki vazgeçmemişim ve bu kursa başlamışım. İngilizce pratiği yapmanın yanı sıra oyunlar oynamak, küçük bilmeceler çözmeye çalışmak, yabancı insanlar ve yabancı milletler hakkında yeni bilgiler edinmek ister istemez içinizde bir şeyleri harekete geçiriyor; size bir şekilde enerji aşılıyor. Benim gibi konuşma pratiği ve cesareti olmayan birisi bile ortamın enerjisi ile bülbül gibi şakıyabiliyor :) Ve sınıftaki herkes -eğitimciler bile- benim İngilizce konuşmamı başarılı buluyorlar. İşte bu! Yalan dahi olsa, her ne konuda olursa olsun, hayatınıza dokunan bir olumlu uyarı size dört nala koşmanızı sağlayan bir motivasyon sağlıyor. Artık konuşmaktan hiç çekinmiyorum.  

Bu gazla birlikte, bugünlerde konuşma pratiği yapacağım her yere tabiri caizse "atlar" durumdayım. Mesela geçen gün aceleyle kursa yetişmeye çalışırken bir beyefendi yolumu kesti ve bir şey sormak istediğini söyledi. Tabii konuşma heyecanıyla yanıp tutuşan bendeniz hemen kabul ettim. Hangi ülkede yaşadığımızdan, isimlerimizden, işlerimizden havadan ve sudan konuştuktan sonra kendisinden sadede gelmesini rica ettim -düşünün bunu isteyecek kadar da güzel konuşabiliyorum-. Bir anda nereden çıktığını anlayamadığım bir kitap sevgili konuşma arkadaşımın elinde beliriverdi. Sonra yogadan hoşlanıp hoşlanmadığımı sordu, biraz da yoga üzerine konuştuk. 

Vee şimdi elimde edebiyat tarihinde ve felsefedeki en önemli metinlerden biri kabul edilen "Bhagavad Gita" isimli kutsal Hindu metnini içeren bir kitap var. Pazarlamacı nezaketiyle kandırıldım mı, yoksa pahalıya da mal olsa yabancı dil pratiği için iyi bir fırsat mı yakaladım, bilemiyorum. En azından bu bey zararsızdı, "serial killer" falan çıkmadı ;)

Siz bana bakmayın; yine de yabancı bir ülkeye gittiğinizde yeni bir dil öğrenmek, hali hazırda bildiğiniz bir yabancı dilde konuşma cesareti kazanmak, çocukluğunuzdaki gibi oyunlar oynayıp büyüdüğünüzü ispatlarcasına beyin jimnastiği yapmak veya yeni arkadaşlar edinmek için -caddelerde değil tabi- muhakkak bir dil kursuna kayıt yaptırın ve tadını çıkarın.    



26 Mayıs 2013 Pazar

Detaylar

Bugün, nihayet güneşin yüzünü gösterdiği bir sabaha uyanınca, ilk aklıma gelen şey fotoğraf çekmek oldu. 

Kahvaltı için dolabı didiklerken evde yaşamam için asgari düzeyde yiyecek olmadığını da fark edince kendimi en sevdiğim market olan "Trader Joe's" yolunda buldum. Bu yeşil manzara üzerine "Photoshop"la yapıştırılmış gibi duran tarihi katmanlı mimariye bayılıyorum. 

Fazla söze gerek yok; odaklandığım şeyler sadece detaylar...















Final destination ;)