31 Mayıs 2013 Cuma

My English Class

Geri dönüş vakti yaklaştıkça görmek istediğim yerleri, yemek istediğim yiyecekleri veya yapmak istediğim ne varsa hepsini hızlandırılmış programıma ekliyorum. Doğal olarak bugünlerde çok eğleniyorum ve olmadık "o anlar"la karşılaşıyorum. 

 "Speaking" üzerine yoğunlaşan bir İngilizce kurs arayışımı ana karaya ayak bastığım andan beri hiç bırakmadım ve geç kalmış olmakla birlikte, sonunda bir tane buldum. Aradığınız şey ne olursa olsun yeterince ararsanız bulmanız mümkün ;) İyi ki vazgeçmemişim ve bu kursa başlamışım. İngilizce pratiği yapmanın yanı sıra oyunlar oynamak, küçük bilmeceler çözmeye çalışmak, yabancı insanlar ve yabancı milletler hakkında yeni bilgiler edinmek ister istemez içinizde bir şeyleri harekete geçiriyor; size bir şekilde enerji aşılıyor. Benim gibi konuşma pratiği ve cesareti olmayan birisi bile ortamın enerjisi ile bülbül gibi şakıyabiliyor :) Ve sınıftaki herkes -eğitimciler bile- benim İngilizce konuşmamı başarılı buluyorlar. İşte bu! Yalan dahi olsa, her ne konuda olursa olsun, hayatınıza dokunan bir olumlu uyarı size dört nala koşmanızı sağlayan bir motivasyon sağlıyor. Artık konuşmaktan hiç çekinmiyorum.  

Bu gazla birlikte, bugünlerde konuşma pratiği yapacağım her yere tabiri caizse "atlar" durumdayım. Mesela geçen gün aceleyle kursa yetişmeye çalışırken bir beyefendi yolumu kesti ve bir şey sormak istediğini söyledi. Tabii konuşma heyecanıyla yanıp tutuşan bendeniz hemen kabul ettim. Hangi ülkede yaşadığımızdan, isimlerimizden, işlerimizden havadan ve sudan konuştuktan sonra kendisinden sadede gelmesini rica ettim -düşünün bunu isteyecek kadar da güzel konuşabiliyorum-. Bir anda nereden çıktığını anlayamadığım bir kitap sevgili konuşma arkadaşımın elinde beliriverdi. Sonra yogadan hoşlanıp hoşlanmadığımı sordu, biraz da yoga üzerine konuştuk. 

Vee şimdi elimde edebiyat tarihinde ve felsefedeki en önemli metinlerden biri kabul edilen "Bhagavad Gita" isimli kutsal Hindu metnini içeren bir kitap var. Pazarlamacı nezaketiyle kandırıldım mı, yoksa pahalıya da mal olsa yabancı dil pratiği için iyi bir fırsat mı yakaladım, bilemiyorum. En azından bu bey zararsızdı, "serial killer" falan çıkmadı ;)

Siz bana bakmayın; yine de yabancı bir ülkeye gittiğinizde yeni bir dil öğrenmek, hali hazırda bildiğiniz bir yabancı dilde konuşma cesareti kazanmak, çocukluğunuzdaki gibi oyunlar oynayıp büyüdüğünüzü ispatlarcasına beyin jimnastiği yapmak veya yeni arkadaşlar edinmek için -caddelerde değil tabi- muhakkak bir dil kursuna kayıt yaptırın ve tadını çıkarın.    



26 Mayıs 2013 Pazar

Detaylar

Bugün, nihayet güneşin yüzünü gösterdiği bir sabaha uyanınca, ilk aklıma gelen şey fotoğraf çekmek oldu. 

Kahvaltı için dolabı didiklerken evde yaşamam için asgari düzeyde yiyecek olmadığını da fark edince kendimi en sevdiğim market olan "Trader Joe's" yolunda buldum. Bu yeşil manzara üzerine "Photoshop"la yapıştırılmış gibi duran tarihi katmanlı mimariye bayılıyorum. 

Fazla söze gerek yok; odaklandığım şeyler sadece detaylar...















Final destination ;)

19 Mayıs 2013 Pazar

Deliye her gün bayram ;)

Philly'de gün geçmiyor ki bir şenlik, bir bayram olmasın! Her günün bir anlam ve önemi var. Bir bakıyorsunuz "Spring is coming!", bir bakıyorsunuz "Mothers Day", bir bakıyorsunuz "Graduation Day" ya da "Summer is coming!". Her zaman yaklaşan ve kutlanmaya değer bir olay var :) Esasında kendisini bu kadar yoğun çalışma temposuna adamış bir millet için devamlı akan bir sosyal programın olması çok hoş. İstediğiniz an, istediğiniz yerde bir mola verebilir ve eğlenceye katılabilirsiniz. 

Philadelphia'nın en popüler bahar festivallerinden biri "Rittenhouse Row Spring Festival". Her yıl Mayıs ayı içerisinde bir Cumartesi günü Walnut Street trafiğe kapatılıyor ve yaklaşık 50 000 coşkulu insan bu hatta akıyor. Bu öylesine bir coşku seli ki, çarpışmaktan bütün fotoğraflarım bulanık çıkmış!! Tek duyduğum "Hi.. Would you like a drink?" değildi kuşkusuz! "Come on.. ma'am! Be quick..ma'am!" dedi durdu kalabalık beni iteklerken, sanki bir yere yetişecekler! Artık birkaç anonim fotoğrafla coşkunun derecesini anlatmaya çalışacağım.

"Rittenhouse Row Spring Festival"de yol boyunca restoran, bar, tekstil, elektronik hizmeti veren birçok mağaza birer stand açıp, ürünlerini minimum fiyatlarla ve minyatür ebatlarla halka tanıtıyorlar. Birkaç dolara ünlü bir restoranın mini mini "cheeseburger" veya "taco"larından yiyebilir, plastik bardakta kaliteli bir "Bourbon"un tadına bakabilirsiniz. Ya da ünlü bir DJ performansının demosunu dinleyebilirsiniz. Tabi o uzun sıralarda saatlerce bekledikten sonra hiçbiri sizi kesmeyecek ve doğruca yüzlerce dolar ödeyeceğiniz restoranın orjinalinin yolunu tutacaksınız, benden söylemesi!  

Bir diğer meşhur festival de yine aynı günlerde düzenlenen "Italian Market Festival". En eski açık hava marketi (bildiğiniz pazar işte!) olarak bilinen "The South 9th Street Italian Market"e ait herşeyi bu festivalde bulmak mümkün. Romalı katolikler için tarihi bir önem taşıyan günde geleneksel İtalyan yemeklerini tadabilir, hediyelik mis kokulu sabunları koklayabilir, kabarık kremalı keklere dalabilir, yüzünüzü İtalya bayrağı renklerine boyatabilir veya azizlerin gösterilerini izleyebilirsiniz. 

Daha gidilecek çok festival, görülecek çok müze, dinlenecek çok konser ve yapılacak çok iş var! Artık hangisine yetişebilirsem! Resmen sürmenajın doruklarında yaşıyorum bugünlerde; ayaklardan ve beyinden ;)  


12 Mayıs 2013 Pazar

Beethoven & Paganini


Sanatsal akşamlara akmaya devam ederken, ağıma bir klasik müzik konseri düşürdüm. Ama ne konser? Beethoven'ın dehasına bir kez daha hayran kaldığım, Paganini'nin deli olduğundan emin olduğum ve Kevin Deas adında muhteşem bir "bas" sesle tanıştığım! 

Hayatım boyunca katıldığım, yaş ortalaması en yüksek olan konserdi sanırım. Ben salona girer girmez, yüzlerce beyaz kafa bir anda bana döndü! "Waaaaooww.. such a young person!" Aralarında birkaç orta yaşlı kişi vardı ama onlar da, yanlarındakinin sağlığı müsait olmadığı için olası bir acil durumda "ilk aranacaklar" listesinde bulunduklarından, gelmek zorunda kalmışlardı. Çaktırmadan, yengeçvari hareketlerle koltuğuma iliştim ve konser boyunca göz ucuyla beni kesen büyüklerimi görmezden gelerek "kulaklar fora!" moduna geçtim.

Perelman Tiyatrosu'nda, çılgın orkestra şefi Valentin Radu'nun yönetimiyle "Vox Ama Deus" orkestrasını dinlerken sanki Rönesans Dönemi'nde yaşıyormuş gibi hissetmek, gerçekten çok hoştu. Konser Beethoven'ın Egmont Uvertürü Op. 84 ile başladı. Bu uvertür, Goethe'nin tragedyasında canlandırdığı duygu iniş-çıkışlarını en iyi yansıtan eser olarak ünlenmiş. Devamında Thomas DiSarlo'nun solo kemanıyla eşlik ettiği Viyolin konçertosu No. 1 Op. 6 ile, Paganini'nin nasıl akıllara ve kulaklara zarar yay oyunları yapabildiğine şahit oldum. Tekrar sağır dahiye geçiş yapan orkestra Beethoven'ın yazdığı tek opera olan Fidelio Op. 82'ye hayat verirken, salondaki dinleyiciler çoktan ihtilalin merkezindeki özgürlük savaşçılarına dönüşmüşlerdi bile! Ve işte bayıldığım kısım; soprano Julie-Ann Green ve bas Kevin Deas'ın seslendirdikleri kısım, The Ruins of Athens Op. 113. Uvertür, düet ve koro bölümlerinden oluşan bu eserde solo ve düetler favorim. Karşınızdaa salonu çın çın çınlatan, iki ışıldayan ses! 

Ama ne konser!

Ve genç kadın, tüm beyin kıvrımları pırıl pırıl pırıldayarak konserden ayrılır...   

Julie-Ann Green ve Kevin Deas
Vox Ama Deus

6 Mayıs 2013 Pazartesi

"Cinco de Mayo" kutlu olsun!

Meksika'nın Fransız ordularına karşı elde ettiği zaferin kutlandığı bir bayram "Cinco de Mayo". Galibiyet,  Puebla Muharebesi olarak bilinen savaşta 5 Mayıs'ta gerçekleştiği için kutlamalara o günün anısına İspanyolca "5 Mayıs günü" anlamına gelen "Cinco de Mayo" ismi verilmiş. 

Amerika'nın özellikle yoğun Meksika nüfusuna sahip bölgelerinde festivallerle kutlanan günde, muharebenin canlandırılması, yemek, içki, dans, müzik ve Meksika'ya ait ne varsa neşeyle anılır. 

Sevgili ev arkadaşım Diana da bu kapsamda evimizde bir parti düzenlemeye karar verdi. Bizim partimiz -anlayamadığım bir nedenden ötürü- özellikle Meksika tatlıları ve içkileri konseptine sahipti. Meksika yemekleri de yapalım diyorum.. yok, Meksika müzikleri çalalım diyorum.. yok, Meksika şapkası.. yok, Humus Meksika'ya ait değil diyorum.. yok! Bir türlü kapsamı günün anlam ve önemi ile dolduramadım, üzgünüm. Bizim, canım ülkemde yokluklar içinde yaptığımız partilerimiz bile daha ince detaylara sahip wallaa!

Whatever! "Cinco de Mayo" partimiz için bütün gün yattıktan sonra alışverişe gidip, bütün işi acele ve stres içinde son iki saate sıkıştıran sevgili domestik Amerika'lı hatunlar Pekan cevizli havuçlu sufle, Meksikan çiiizkek, Meksikan ananaslı-mangolu kek, Mango-Tekilalı sufle ve sıcak çikolata kaplı meyveleri sonunda hayata geçirdi. Boool miktarda margarin, krem peynir ve şeker kullanılan tatlılar gerçekten enfesti. Benim favorim: Ananaslı-mangolu kek! 

Vee akşamın 08.00'i gibi başlayan partide aç karnına o kadar tatlıyı ve salsa veya humus dip soslu cipsi, su gibi içtikleri tekila ve rom'a katık yaptılar. Yanında çikolata damlalı kurabiye ve etnik restorandan aldıkları baklava ile! Bizim partide Meksika'ya dair pek fazla şey olduğu söylenemezdi. Ama katılımcılarımız çok sevimliydi. Hepsi çok genç, çok hoşsohbet, komik insanlardı;  gülmekten yüzümüz ağrıdı diyebilirim (en az anlayan ben olmama rağmen benim bile!). Yaşlarının vermiş olduğu enerjiye rağmen gayet elit bir gruptu; kendi tabirleriyle ööle "party animal" falan değillerdi. Belki de hepsinin master yapan öğrenciler olmasının bunda birazcık etkisi olabilir. Fazla ders çalışmak, çılgınca eğlenme güdüsünü absorbe ediyor ;)

Her gelen, yanında, ev sahibesi için şarap, şampanya, bira, limonata, kurabiye, kek, vs. bişiiler getirmişti. Güzel güzel sohbetler edildi, tatlı tatlı tatlılar yenildi, her tekilanın ayrı ayrı tadına bakıldı -çılgınca dans eden, sarhoş olan veya kusanlar yoktu- ve gecenin sonunda herkes, etrafı tamamen parti öncesi hale getirecek şekilde toplayıp, bulaşıkları yıkayıp, kalan yiyecek ve içkiyi paylaştıktan sonra evlerine dağıldı. Parti temasında eksikler vardı ama nezaketlerini çok beğendim.

Belki de nezaket, görgünün değil medeniyetin bir göstergesidir. Ne dersiniz?     
          

3 Mayıs 2013 Cuma

Aman da aman! Hanimiş kızımın yeni böbreği?


Daha çok gezi günlüğü tadında yazmaya çalıştığım blogumda bu sefer işten güçten söz edeceğim.. etmeliyim! Bugün katıldığım "Bir kedide böbrek transplantasyonu" operasyonunu anlatmamak olmaz. "Veteriner Cerrahi" alanında bilgi ve görgümü arttırmak amacıyla geldiğim şu yeni dünyada nelere şahit olacakmışım meğer? 

Nitekim hayvanlarda organ transplantasyonları sıklıkla yapılan uygulamalar olmamakla birlikte, hastanın uzun değil, kaliteli yaşamasının amaçlandığı durumlarda tercih edilirler. Hasta organın yerine sağlıklı olanın nakledilmesi doğal olarak, sağlıklı yaşam süresini de bir ölçüde uzatır. Kedilerde böbrek nakli akut ve kronik, geri dönüşümü olmayan böbrek hasarı durumunda gerçekleştirilir.

Efendim, olay özetle şöyle gerçekleştiriliyor: Öncelikle alıcı ve vericinin herhangi başka bir hastalığının bulunmadığı onaylanıyor. Tüm kan ve idrar analizleri, abdominal ultrasonografi, torasik ve abdominal radyografi, ekg, kan grubu testleri yapıldıktan sonra hastalar aynı anda anesteziye alınıyor. Vericiye laparotomi yapılıp nakli yapılacak böbreğin kan damarları ve üreteri çevre dokulardan diseke edilip hazırlandıktan sonra, alıcının laparotomisi başlıyor. Hasta böbrek alınıyor ve abdominal aorta ve vena cava, yeni böbrek damarları ile anastomoz için hazırlanıyor. 

Tüm hazırlık bitince vericinin böbreği, kan damarları ve üreterinin ensizyonu yapılarak alınıyor, hızlıca alıcının vücuduna yerleştiriliyor. Ana damarlar ile yeni böbrek damarları operasyon mikroskobu eşliğinde birleştiriliyor, üreter idrar kesesine implante ediliyor, böbrek karın boşluğundaki yerine yerleştirildikten sonra karın duvarına tespit ediliyor. Waaaoovv!! 

Sonuç olarak; operasyonun genel olarak 4-6 saat sürmesi (ki 7 saat sonunda hala bitmemişti!), preoperatif analizler ve operasyon (12-16 000$) dışında postoperatif bakımın da masraflı olması, dokunun reddedilmesi gibi dezavantajları göz önünde bulundurarak, yine de hastanın lehine olacağını düşünürseniz, yapılması mümkün!

Ve o kadar emeğe, yorgunluğa, zamana, masrafa rağmen hasta bir bedende yeni, sağlıklı bir başlangıç görmek.. muhteşem bir duygu! 

Seni seviyorum VHUP!